BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 23
Reklam
Reklam
Reklam
Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ 23

16 Ağustos 2019 - 22:34


Müslümanları geri bırakan din mi? Yoksa başka hastalıklar mı var?
Bedîüzzaman Hazretleri, müslümanların içtimaî (toplum) hayatlarında teşhis ettiği, medeni olarak yükselmelerine mâni’ olan altı hastalık ortaya koymuş ve tedavileri için Kur’an Eczanesinden reçete yazmıştır. Bunları bizim eğitimimizin başlangıcından başlayıp, üniversite bitene kadar, her meslekte ve kademede, her seviyenin anlayacağı şekilde geliştireceğimiz eğitim modellerinde  dikkate almalıyız. Ama ne yazık ki Cumhuriyet’ten bu tarafa eğitimde başarılı olduğumuz, değil ayrı partilerin, aynı partinin farklı bakanlarının bile ittifakla uygulayabileceği bir uygulama yoktur. Kaldı ki bu değişmez ve herkesin hazmederek benimseyeceği hastalıklara çere arayalım. Bu konuda Emeviye Camiinde verdiği konferans, Hutbe-i Şamiye’de çok güzel ve detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.

“Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler (başka milletler) , Avrupalılar terakkide (yükselmede) istikbale (geleceğe) uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette kurûn-u vustâda (orta çağda) durduran ve tevkif eden (tutan) altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır: 
1- Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi. 
2- Sıdkın (doğruluğun) hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi. 
3- Adavete muhabbet (düşmanlığı sevmek). 
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek. 
5- Çeşit çeşit sâri (sepici) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdad (keyfi idare sistemi, tahakküm ve baskı). 
6- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek (şahsî çıkarı için gayret göstermek).”(10/187) 
Hastalıkları teşhis ve tarif ettikten sonra Kur’an eczanesinden reçetelerini de yazmıştır.
“Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da, bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemizde, eczahane-i Kur'aniye'den ders aldığım "altı kelime" ile beyan ediyorum. Mualecenin (ilaç vermenin) esasları onları biliyorum. 

1.Kelime: "El-emel (ümitli olmak)". Yani rahmet-i İlahiyeden kuvvetle ümid beslemek......
İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak. Ve hâkim (idare eden), hakaik-i Kur'âniye ve îmâniye (Kur’an’a ve imana ait hakikatler) olacak....
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i îmâniyenin kemâlatını (İslâm ve iman hakikatlarının davranış biçiminin mükemmelliğini) ef'âlimizle izhar etsek (yaşayarak göstersek), sâir dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyet'e girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehâlet edecekler (girecekler).......
2.Kelime: Yeis (ümitsizlik) en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın (İslâm Dünyasının) kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda (batıda) bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke (sömürge) hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi (milletin menfaati) bırakıp menfaat-ı şahsiyeye (şahsın menfaatine) nazarımızı hasrettirmiş (bakışımızı sınırlamış)...
3.Kelime: Bütün hayatımdaki tahkikatımla (araştırmalar) ve hayat-ı içtimaiyenin çalkalamasıyla hülâsa ve zübdesi (içtimai hayatın tecrübesinin özü) bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk (doğruluk), İslâmiyetin üss-ül esasıdır (sağlam temeli) ve ulvî seciyelerinin (yüksek ahlakın) rabıtasıdır (bağıdır) ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır (yüksek duyguların karakteridir). Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip (hayatlandırıp), onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyet'in hayat-ı içtimâiyesinde (toplum hayatında) ukde-i hayatiyesidir (can noktasıdır). Riyâkârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk (yağcılık) ve tasannu (yapmacık hareket), alçakça bir yalancılıktır. Nifak (bölücülük) ve münafıklık (Müslüman gibi görünen din düşmanı), muzır (zararlı) bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelâl'in kudretine iftira etmektir...
4.Kelime: Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden (insanın içtimai hayatından) kat’î bildiğim ve tahkikatların (araştırmaları) bana verdiği netice şudur ki: 
Muhabbete (sevmeye) en lâyık şey muhabbettir ve husumete (düşmanlığa) en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete (mutluluğa) sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. 
5.Kelime: Meşveret-i şer'iyeden (İslami meşveret) aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder (yayılır), yüz olur. Bir tek hasene (iyilik) bazan bir kalmıyor. Belki bazan binler dereceye terakki ediyor (yükseliyor). Bunun sırr-ı hikmeti (faydalarındaki derin mana) şudur: 
Hürriyet-i şer'iye (İslam dinine uygun hürriyet) ile meşveret-i meşrua (İslami meşveret), hakikî milliyetimizin hâkimiyetini (millet olmanın hükümranlığını, tek başına idare etmesini) gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilafet-i Osmaniye (Osmanlıların Halifeliği) ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi (kabı), kal'ası hükmündedir. Arab - Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin (kutsi kalenin) nöbettarlarıdır. “ (12/176-193)
“Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyet'i kendine âlet etsin...
Çünkü bir adamın kıymeti, himmeti (gayreti) nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. “ (12/209-210)
6.Kelime: Müslümanların hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye'deki saadetlerinin (İslâm’ın toplum hayatının saadetinin) anahtarı, meşveret-i şer’iyedir (İslâm dinine uygun fikira edinmek için görüşme ve danışma meclisidir). 
" بَيْنَهُمْ شُورٰى اَمْرُهُمْ وَ “ Onların yönetimi aralarında yaptıkları istişare iledir.(Şura 42:38) "
âyet-i kerîmesi, şûrayı (danışma meclisini) esas olarak emrediyor...
Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır...
Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı (keşfedicisi) ve miftahı (anahtarı), şûradır...
Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. “Birbirinizi –Allah'tan başka– kendinize Rab yapmayınız!”.. (Al-i İmran 3:64)“ (12/211-213)

YORUMLAR

  • 0 Yorum