MURAT GÜLŞAN

MURAT GÜLŞAN

TARİHİ GERÇEKLER

ŞİA GERÇEĞİ

13 Ocak 2020 - 14:26

Amerika’nın İran’ın komutanı Kasım Süleymani’ yi öldürmesiyle birlikte, bir anda gözler İran’a çevrildi ve İran hakkında bilgiler havalarda uçuşmaya başladı. Sanki yeniymiş gibi Şia nedir ya Onlar Hz Ali’ yemi inanıyorlar? Ee onlarda Müslüman değil mi zaten? gibi sorulara karşı karşıya kaldım. İnsanlarımızı bilgilendirmemiz vacip oldu ve doğrusunu araştırdım sonrada başladım yazmaya. Şunu da baştan belirtelim kimsenin inancı ile alay etmiyoruz. Kendi inanışımız ile Şia inanışı arasındaki farkı ifade etmeye çalışıyoruz. Şia mezhebinde yirmi iki fırka var Yirmi iki fırkanın hepsi de böyledir demiyoruz. Şunu da ayrıca belirtelim dört büyük halife bizim için aynıdır hiç birine hakaret etmek veya kabul etmemezlik yapmamız söz konusu bile değildir. Bizlerde Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Sadık, Cafer, Ayşe, Zeynep, Fatma isimleri çocuklara takılır.
Yazımıza kitabımız Kuranı kerimin Nisa suresi 150-151-152. Ayetleri ile başlayalım. “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, "Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız" diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”
 “Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir.”
Şia imametin nassla (Nass kesinlikle, kati demektir.) Hz. Ali’ye (ra) ve kıyamete kadar onun soyundan gelenlere ait olduğunu savunan ve bu imamların masumiyetini imanın esası hatta merkezi haline getiren toplulukların ortak adıdır. İmamların ancak Allah ile konuşabileceklerini ve Allahtan bilgi alabileceklerini inanma noktasına getirmişlerdir. Yani İnandıkları İmamlara bir nevi peygamber gözüyle bakarak onlara kutsiyet kazandırmışlardır. Cafer Sadık’tan “Takiyye benim atalarımın dinidir, takiyyesi olmayanın dini yoktur.” sözü nakledilmiştir. İmamlar mâsum kabul edildiği için on iki imamdan nakledilen söz, fiil ve takrirler Peygamber sözüyle eş değerde görülüp dinin Kur’an’dan sonra ikinci kaynağı sayılmış, böylece fırkanın kendine mahsus bir hadis literatürü oluşmuştur. 
Şia’nın en dikkat çeken kısımlarından biri 4 büyük halife döneminin en önemli üç ismi Hz Ebubekir, Hz. Ömer, Hz Osman’ a ağır hakaretler edilir kahriyeler düzenlenmesidir. Şimdi bizim inandığımız değerlerle Şia arasındaki farkları yazalım aramızdaki uçurumun ne kadar derin olduğunu altını çizerek anlatmaya çalışayım.
Namaz ile ilgili
Büyük İslam âlimlerinden Abdülaziz Dehlevî (hicri 1159-1239), Şia sapkınlıklarını yine Şia kaynaklara dayandırarak “Tuhfetü’l İsnâ Aşeriyye” isimli eserinde derlemiştir. Bu eserde, namaz konusundaki tuhaflık ve sapkınlıkları şöyle sıralanmıştır:
Parantez içindekiler benim yorumlarımdır.
Şiilere göre günahlı bir kimse arkasında namaz kılınmaz. Bu sebeple, İran’daki birçok Şii ibadethanesinde, imamlara, günahsız olduğu düşünülen buluğa ermemiş çocuk imamlar eşlik eder.  İmam çocuğa, cemaat ise imama uyar. Böylece günahsız bir imam arkasında namaz kılınmış olur. Bundan dolayı Şiiler, Sünni imamları günahkâr gördükleri için, arkasında namaz kılmazlar.
(Yani İmam uydum günahsız çocuk imama der çocuğa uyar, Cemaatte imama uyar)
Şiilere göre, kişi namaz kılarken on arşın yürüyebilir. Örneğin: Hamuru hayvanın ulaşamayacağı bir yere kaldırmak üzere on zirâ (arşın) kadar yürüyebilir. Böyle bir fiil dinimizde namazı bozar.
(Ortalama 1 arşın 68 cm tekabül ediyor. On ile çarpıldığında 6 metreyi geçiyor. Yani namazdayken 6 metre yürüyebiliyorlar.)
Bazı Şiiler namazda yeme ve içmeyi caiz görmüşlerdir.
(Yani çay içebilirsin, yemek yiyebilirsin vs.)
Bazı Şia fırkalarında, namaz esnasında rükûdan sonra eller açılarak, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa gibi büyük Sahabelere hakaret ve lanet edilir.
(İşte burasını hiç anlayamıyorum. Müslüman Müslümana kahır mı eder, üstelik dört büyük halifenin üçüne ve Peygamber efendimizin hanımına, hele birde namazda.)
İman ile ilgili
Hepimizin bildiği üzere, İslamiyet’te iman esasları (imanın şartları) temel olarak 6 tanedir. Bunlar, Allah’a, Peygamberlerine, Meleklerine, Kitaplarına, Ahirete ve Kadere imandır.
Şiilikte ise, dinimizde mevcut olmayan birçok iman esası bulunmaktadır. Şia’daki iman esasları, Tevhit, Adalet, Nübüvvet, Mead (tahrife uğratılmış ahiret inancı) ve İmamet (seçilmiş günahsız imamlara iman) başta olmak üzere Ric’at (bazı seçilmiş kimselerin yeryüzüne tekrar döneceklerine iman) ve Takiyye (gerçek düşünce ve inançlarını gizlemek)’dir.
Unutmamak gerekir ki, din bir bütündür. Herhangi bir iman esasını kabul etmemek insanı küfre götürür; dinden çıkarır. Örneğin, Namaz’ın bir farz olduğuna inanmamak insanı küfre sokar; kılmamak ise sadece günahtır. Aynı şekilde İslama mensup biri peygamber yoktur derse de İmanını sıkıntıya, tehlikeye atmış olur.
İman esasları birbirini tamamlar. Meleklere inanmayan kitaplara, kitaplara inanmayan peygamberlere, peygamberlere inanmayan Allah’a inanmış sayılmaz. Aynı şekilde, iman edilecek şeylerin bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyen kimsenin imanı da geçerli değildir. Çünkü iman bütünlük ister. “İman edilecek şeylerin hiçbirine inanma”nın yanında, “bir kısmına veya birine inanmamak” da küfürdür.
Şiilikte ahirete inanmanın karşılığı olan Mead inancına göre, insanlar öldüklerinde, “Rabbin kim? Peygamberin kim?” gibi suallerin yanı sıra “İmamın Kim?” sorusuna muhatap olacaklardır.  Yani, mesela şu anda ölen bir kimse, kendisine kabirde imamının kim olduğu sorulduğunda “Ayetullah Ali Hamaney!” demezse ebediyen cehennemlik olacaktır.
Şiilere göre, imamet makamı aynen peygamberlik makamı gibi ilahi bir makam olup, peygamberliğin devamıdır ve o makama gelecek kişiyi sadece Allah seçer.
Yine Şiilere göre ahirette hesapları imamlar görecek ve Şiilere (ne hikmetse!?) günahları sorulmayacaktır. Hâlbuki Hz. Peygamberimiz, hesap verme konusunda kendi ailesi dâhil hiç kimsenin muafiyeti olduğunu ifade etmemiştir.
Şiilerin dört büyük kitabından (el-Kütüb’ül-Erbaa) ilkinin yazarı el-Kuleyni, Hz. Peygamber tarafından Hz. Ali’ye yazdırılmış ve Hz. Fatıma’ya verilmiş, 17.000 ayeti içeren ve 70 arşın uzunluğunda yani günümüzdekinin üç misli büyüklüğünde bir Kur’an-ı Kerim bulunduğunu iddia etmektedir.
Şiilerin iman esaslarından biri de, Ric’at yani “kayıp İmam’ın ortaya çıkması”dır. Şiiler, 12. İmam’ın tekrar dünyaya dönerek, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer ‘i dirilteceğine ve onları astırarak cezalandıracağına inanmaktadır.
Şiilere göre, Kayıp İmam gelene kadar cuma kılınmaz. Ancak İran Devrimi sonrası, Cuma namazları politik amaçlı olarak kılınmaktadır.
Şiilere göre, Sünniler Müslüman değildir
İman esaslarına Şia perspektifinden bakıldığında, tüm Müslümanlar İmameti ve Takiyyeyi iman esası olarak görmedikleri için, küfre girmişlerdir. Oysa Hadise göre, “Bir kimse (mümin) kardeşine kâfir dese, bu küfür ikisinden birine döner.”; Eğer bunu diyen doğru demişse zaten öyledir; eğer dediği doğru değilse, bu küfür söyleyene döner (Buharî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111). Şiiler, tüm Müslümanları kâfir olmakla itham ederek kendileri küfre girmektedir.
KENDİ KAYNAKLARINA GÖRE ŞÎA
Eser Adı: El Envaru’l- Numaniye Müellif, Es Seyyid Nimetullah el Cezairi, c.1, Beyrut, Lübnan
Sayfa 85’te “Mehdi’nin çıkarak Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’i yattıkları kabirlerinden çıkartarak onları asacağı ve yakacağı…” şeklinde uzun bir metin yer almaktadır.
İşte bu esere inanan ve bununla büyüyen Şiî zihniyetine sahip unsurlar, ne yazık ki Irak’ta ve diğer güçlü olduğu yerlerde sadece ismi Ebûbekir, Ömer, Osman diye binlerce Sünnî Müslümanı kaçırarak işkence etmiş ve katletmiştir.
Sahâbelere ve Sünnîlere karşı ne yazık ki kin, nefret ve haset taşıyan Şiîler (ve Caferiler) arasında yukardaki isimleri taşıyan tek bir şahıs bulmak mümkün değildir.
İsmi Ömer, Ebûbekir, Osman olan tek bir üst düzey bürokrat, diplomat, resmî yetkili veya İran devlet makamlarında çalışan veyahut Şiîler nezdinde muteber bir şahıs bulmak mümkün değildir.
“Hz. Ali (r.a.)’nin ilk halîfe olduğunu inkâr edenler kâfirlerdir.” (Envar-ı Nu’maniye, c. 3, s. 264)
“Bizler halîfesi Ebûbekir olan ne Allah (c.c.)’ı ne de Peygamberi kabul ederiz!” (Envâr-ı Nu’maniye, c. 2, s. 278)
“İmâm, Peygamberin (a.s.) sahip olduğundan daha fazlasına sahiptir.” (Usûl-u Kâfi, c. 1, s. 388)
“Şimdiki Kur’ân kısaltılmışken, Gerçek Kur’ân İmâm Mehdi tarafından muhafaza edilmektedir.” (Hazaar Tumhari Das Hamari, s. 553)
“Ebûbekir ve Ömer, Şeytan’dan daha fazla zorbaydılar.” (Hakkul Yakîn, s. 509)
“Tüm imâmlar makam ve mertebe olarak (Hz.) Muhammed (s.a.v.)’e denktir”. (Usûl-u Kâfi, c. 1, s. 270)
MUT’A NİKÂHI
Şiilere göre mut’anın (bir ay, bir hafta gibi belli bir zamanla sınırlı nikahın) fazîleti büyüktür. Bundan Allah (c.c.)’a sığınırız. Fethullah el-Kâşânî’nin Menhecu’s-Sâdıkîn adlı kitabında es-Sâdık’tan şöyle dediği nakledilir: “Şüphesiz mut’a benim ve babalarımın dînidir. Onunla amel edenler, dînimizle amel etmiş olur; onu inkâr edenler dînimizi inkâr etmiş ve bizden başkalarının dînine uymuş olur. Mut’a çocuğu, daimi nikâh çocuğundan fazîletlidir. Mut’ayı inkâr eden, dinden çıkmış kâfirdir.”
Hatta Râfızîlere göre kadına dübüründen (arkadan) yanaşmak da câiz görülür hâle gelmiştir. El-İstibsar adlı kitapta Ali b. el-Hakem’den şöyle dediği rivâyet edilir: “Safvan’ı şöyle derken işittim: “er-Rızâ’ya dedim ki: “Senin dostlarından biri, kendisi sormaktan çekindiği için sana o meseleyi sormamı emretti.” “Nedir o?” dedi. “Kişi kadının dübürün den yanaşabilir mi?” dedim. Dedi ki: “Evet, buna hakkı vardır.”
Vaktiyle Sultan 2. Abdulhamit'in Şii'liğin neden yayıldığı konusuna kafa yorduğunu ifade eden Prof. Dr. Halil İbrahim Bulut, kendisine hazırlatılan raporlara dayanarak Sultan'ın, ''yayılmanın en büyük sebebi olarak mut'a nikahını gördüğünü'' ifade ettiğini belirtti.
(Kadın Erkek Mut’a nikahını benimsemiş, hesapta günah değil nasıl olsa diyerek zina yapılmaktadır. Bu konuda ülkemizde bazı alimlerinde destek verdiği aşikardır.)

Ayetullah el-Berkaî’nin, İran’da çektiği eziyeti ve şiî rejimin çifte standartçılığını özetleyen şu sözü meşhurdur: “İran’da, Hristiyan, Yahudi, Seküler, hatta dinsiz bile inancını güvenle ve özgürce yaşama hakkına sahiptir. Sadece sünnîler bu haktan mahrumdurlar.”
Şia kendi içlerinde de yirmi iki fırkaya ayrılmış. En önemlisi günümüze ulaşan üçü
Zeydiyye, İsmâiliyye ve İmâmiyye-İsnâaşeriyye  fırkasıdır.  Lekum dînukum veliye dîn(i)( Yani Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
Ve son sözümüzü yine ayeti kerime ile noktalayalım.
Nisa Suresi, 136. ayet: Ey iman edenler, Allah'a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.
Allahın selamı üzerinizde olsun.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum