Reklam
Reklam
Mevlüt KALELİ

Mevlüt KALELİ


ONLAR BİZİM ÇOCUKLARDI... KIZIL ELMAYA SEVDALI, OCAKLILAR DI... (1)

09 Şubat 2020 - 21:54

---Mazlum ve mahzun bir nesil---(1)
Hayatlarını dâvâları için sebil ettiler...
Tarihteki isimsiz kahramanları temsil ettiler...
İnançlarına bağlı, Turan illeri nin sevdalısıydılar...
Hedeflerinde Kızıl Elma Ülküsü vardı... 
“Türkiye” denince kalpleri bir başka çarpardı...
Yüreklerinde hep vatan ve bayrak aşkı vardı...
Türk’e muhabbeti İslam’a hürmet bildiler...
Gönül mimarlarının rahlesinde gerçek aşkı buldular...
Ve her zaman “Ülkü denen nazlı gelin”e sâdık kaldılar...

Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları hayatlarının baharında “Kara Eylül’ü” yaşadılar...

Fırtınalı yılların toz duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şehadet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar... Delikanlı çağında Hakka yürüdüler... 
Musalla taşına konup namazları kılınırken, “Er (hatun) kişi niyetine” tekbir alan her kişi, onların tam manasıyla “ Er kişi ” olduklarını çok iyi biliyordu...

Onlar, nefretin kucağına oturmayıp, muhabbetin ocağını tüttürdüler...

Ergenekon’dan yola çıkan “Oğuz Karahan nesli” olarak Mekke’nin tevhid nûrunda yıkandılar...
Gece vakti batmayan güneşi, secdede buldular...
Kimi zaman Yunus, kimi zaman Yavuz oldular...

Onlar; fıtratlarının ve meşreplerinin gereğini yerine getirip, “Yüce dileğe doğru” Kızıl Elmaya doğru yola çıktılar...
“Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz.” diyerek hedefe doğru vakur adımlarla yürüdüler...

Onlar, en olumsuz şartlarda bile firûze sevdalarını âşikâr ettiler; kimi zaman tek başlarına kaldılar ama, hak bildikleri yolda yalnızlığın asâletini yaşadılar...

“ Vakti gelmiş dökülür, yel neylesin gazeli ” şarkısının zamanı anlattığı, ılık sabah meltemlerinin yerine sonbaharın serin ve sert rüzgarlarının esmeye başladığı, sararmış yaprakların dallarından bir bir kopup aslına rücu ettiği her hazan mevsiminde; hayattayken destanlaşan “Eylül’ün Kırdığı Gül” leri, “Soylu atlara binip giden” O güzel insanları, onların mazlum ve mağdurken mahkum olan dâvâ arkadaşlarını, “hor, öksüz ve büyük” olan dâvâlarını anlatmayı ve o idealist yiğitleri yâdetmeyi; mutlaka ifâ edilmesi gereken, ihmali mümkün olmayan bir vazife bilirim...

Kimdi “Onlar”...?

Onlar; “Gayesiz bir hayatın, manâsız bir kelimeden ne farkı vardır.” düşüncesiyle, hayatlarını İ’lây-ı Kelimetullah davasına adayan, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın.” diyerek “Bir hilâl uğruna” gurûb eden güneşlerdi...

“Hubb-ül vatan minel îman” (Vatan sevgisi imandandır) diye buyuran İki Cihan Serveri’nin mukaddes dâvâsının kara sevdalısıydılar...

Onlar, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun.” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren muzdarip bahtiyarlardı...
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum