Reklam
Reklam
Mehmet Nuri BİNGÖL

Mehmet Nuri BİNGÖL

TASVİR

Hakikat Alimi" Ne Menemdir?

14 Eylül 2020 - 11:05

"Hakikat Alimi" Ne Menemdir?

Tarih boyunca yapılan “âlim” tabirlerinin en isabetlisinin ne olduğu –bence- bedihi; “Alim, bilmediğini bilendir.”

Hz. Ali’nin (kv) de hikmetli sözü olan beyana, daha başka sıfatları da ekleyebilirsiniz ama bütün o ilave ettiğiniz sıfatların hepsinin muhassalı yine aynı olacaktır: “Kendini ve haddini bilme. “

Yani usuli’d-Din’in haricine çıkmamama; kendi re’yi ile “müşahede” ettiği bir hali, Sünnet ve Kur’an ayetlerininden ayrı tutmamama, – HafazaAllah- üstünmüş gibi zannettirmeme.

Gelen itirazı duyar gibiyim: “Ya o âlim kendini öyle biliyor ve gösteriyorsa, ama onun salikleri ‘Şeyh uçmaz, mürid uçurur.’ sözünü pek andıran bir “mihengsiz” hüsn-ü zan içindeyseler, o alim denen şahsın bunda ne suçu olacak ki?”

Hafızamdaki bütün izahları arıyor tarıyorum, ben de böyle bir kabahatı bulamıyorum., “Essebebü kel fa’il” sırrıyla, kabahat o saliklere ait olabilir. Hani Üstad Hazretleri’nin bir beyanı var: “Mübalağa zemm-i zımnidir.” ; “ Mübalağa ihtilalciddir.”

Mübalağalarla şahsı “Hayali Ziyaeddin” halinde takdim edenler bizzat o zata “bühtan” ettiklerinden hem onun kul hakkını sırtlarlar, hem de saptırdığı insanların vebalini. O zaman, Bediüzzaman hazretleri’nin “ Hususi Üstadım” dediği Hz. Ali (KV)nin beyanını açmak gerekiyor.

“Alim bilmediğini bilen ve bilmediği hususları beyan ederek ilan eden kişidir.”

“Peki, maslahat ya da bir zararı def için bilmediklerini ketmedemez mi?” sualini çok duymuşuzdur.

“Hâl-i âlem”den alınan ders de daime şöyle bir hat çizer zihnimde; Eğer bir kimse bilmediği mevzuları ilan etmiyorsa, yeni nesiller onun her meselede tek selahiyetli bilerek, “Usul” kaynaklarını atlayıp “fırak-ı dalle”den olabilir!

Hele bir de bizim gibi fani o insana bir insanüstülük payesi takıp, onun şahsi, yani “cüz’i” kusuratlarında da bir hikmet var zannıyle taklide kalkarsa ve de – zamanla- öyle inanırsa, manen “sefil” derekesine inebilir ki bu vebalin adını koymada zorlanıyoruz.

***

Çok zaman hatırlarım.

“Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; mârifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz’andır; tasavvuf değil hakikattır; dâva değil, dâva içinde bürhandır.” (Mektubat, 376)

“Ümmet-i İslamiye’nin ahkam-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, – yüzde doksandır- bizzat Kur’an’ın ve Kur’an’ın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azim tefavüt vardır. Mes’ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütununu on altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?” ( Asar-ı Bed’iyye, Sünuhat, shf:141)

Böylesi “muhakeme” anlarımda baş vurduğum kaynak ise, ilk başta “Dâva içinde bürhan” denilen Risale-i Nur’un şu ya da bu“müteferrik” meselesi değil, bütün külliyatı.

Çünkü hem “Kur’an’ın hakiki müfessiri olan Sünnet”i yani hadisleri bu zamanın anlayabileceği tarzda ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin izahlarına tam mutabık olarak izah eden elbet Bediüzzaman Said Nursî; Nur Üstad. (RA)

Yeter ki biz bakmasını, okumasını, metin tahlili usulünü bilelim de, “Hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilmez!” düsturunu şiar edinelim; yeter ki “müfrit hüsnü zan” edilen şu ya da bu şahsın izahına uymuyor diye, meseleleri kendi “kafa feneri”mizle anlamaya ya da “seçkincilik” yapmaya kalkışmayalım.

Misal olması için meseleyi hatırlatalım.
“Eğer muhabbet, kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adavet mecazî olur; acımak suretine inkılab eder. Evet mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat’-ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbab-ı adavet galebe çalıp, adavet hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu’ ve temelluk suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü’min kardeşine kin ve adavet ne kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ’be’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ’be hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın…” (Mektubat, 263- 264)

Metnin bütününü almamın sebebi şu. Bir metni kavramak için onun sadece bir paragrafını anlamak kâfi değildir- erbabınca bilindiği üzere. İtiraz eden sesleri hemen duyuyor gibiyim.
“Risale’ler normal bir metin değil ki…”
Evet, amenna, neam… “Bu zamanın dertlerine tam çare” olabilecek (olacak) ve Müceddid-i Zaman olan Nur Üstad Bediüzzaman Said Nursi’ye (Ra) “Kur’an’ın feyziyle” (yani ilhamıyla) yazılan eser külliyatı. Öyle bir külliyat ki 350-400 Ayet’ten muktabes, Üstad’ın tabiriyle bir meselesi anında, “İki yüz Ayet”in imdadına yetiştirildiği ve “ihtiyaca binaen” yazdırılmış bir eser külliyatı.

O halde o külliyatın bütün cüzleri anlaşılmadan, herhangi bir mevzudaki hükmü umumileştirilemez; öyle yaparak “keskin” bir hüküm cümlesi yapmak, izaha yeltenmek Gavs-ı Azam’ın (KS) “müridim” dediği, İmam-ı Ali’nin yaklaşık 1300 yıl önceden hizmetini mânen alkışladığı bir zata bühtan mânasına gelir ki, sıradan bir insanın dahi kul hakkını “hangi amellerimizi” karşıya hediye ederek affettirebildiğimiz düşünülürse, uhrevi vebal daha iyi anlaşılır.

Yukarıya iktibas ettiğimiz meselede men edilen “küs kalma” hadisesinin şahsi, ferdi, cüz’i mevzularda olduğu –mantıken dahi- o kadar bedihi ki, İmam-ı Nevevi hazretlerinin Hadis’e verdiği mana bilinmese dahi, metni bütünüyle okumak ve düşünmek yeter. Çünkü Üstad, dini mevzudaki hatayı, “İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, iman ve İslâmiyete tercih etmek” cümlesiyle tasrih ediyor. “Kabe hürmetinde olan” iman ve İslamiyet açısından bir hataya karşı, mü’minin şiarı mesafeli durarak ona “aksulamelini” göstermesidir ki Hadis, bunu dahi imanın en düşük derecesi diye izah buyuruyor.

“Belki ben de ifsad ediyorum. O halde, siz mihenge vurmadan almayınız.” İfadesi da muhterem Müellifin. O “miheng”in ne olduğu da mezkur makalenin diğer cüzlerinde beyan buyruluyor.
Zaten makalenin baş kısmına alınan, “Allah’ın ipine topluca – camian; fert fert değil- sarılınız, sakın bölünmeyiniz.” (Allah’ın ipi olan inzal buyurduğu Kur’an’a topluca, cemaat olarak (ehl-i sünnet vel-cemaat) sarılmazsanız, aranıza tefrika girer.- Mana Nur’ul-Beyan tefsirinden) Ayet-i Celilesi ile “ Elif Lam Mim, Ayetlerinde hiç bir şüphe bulunmayan Kur’an (el-kitab), muttakilere bir hidayet rehberidir.” Ayet-i Kerime’si “ miheng”in ne olduğunu tasrih ediyor.

Bir muhterem yorumcunun dediği, miheng Risale-i Nur’un ta kendisidir, ifadesi ne usuli’d-Din’e, ne mantığa, ne de Risale’nin açık beyanlarına uymuyor. Aklen düşünelim; almak istediğimiz bir kumaşın ölçü “birimi” bizzat o kumaşın kendisi olabilir mi?
“Cumhuru bürhandan ziyade me’hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidinin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur’an’ı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.” Tavsiyesinden sonra – ya da talimat,emir- devam eder Üstad:
“Mantıkça” alemin kabul ettiği bir hükümdür; insanın “nisyan” ile malül zihni, “melzumdan” (Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan.-sozluk.ihya.org/osmanlica-turkce-sozluk/lazim-i-melzum.html) ikinci bir gayretle “lazıma” (Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet. -ihya.org/osmanlica-turkce-sozluk/lazim-ızati. Html) intikal eder ki ve ( farz-ı muhal) etse de, “ ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise gayr-ı tabiidir.”- şaz halidir, nadir bir durumdur.
Mevzuyu daha da açıyor Bediüzzaman Hazretleri:
“Mesela; hükmün me’hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur’an ise, lazımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lazımın lazımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal- meyal lazımı tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lakaydlığa alışır, cümudet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’an gösterilse idi, zihin tabii olarak müşevvik-i imtisal ve mukız-ı vicdan ve lazım-ı zati olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.
Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lazım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden, paslanıp hicab olmuşlardı. Evet, bu kitablar, Kur’an’a tefsir olmak lazım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.” (age; s. 141-142)

Burada dikkat çekilen bir vebali de nazarlarınıza sunmak istiyorum. Hangi dini eser okunursa okunsun veya başkalarına izah edilirse edilsin tavsiye edilen bu mana ile muhatap olunmalıdır; yoksa onu “ayrı bir tasnifat” gibi takdim edersek, bir büyük vebalin altına gireriz ki bu hal bir de inat ve ısrarla sürdürülürse işin ucu “cinayet-i azime”ye kadar gider.

Mehmet Nuri BİNGÖL



Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum