ALİ GÖLLÜ DEĞİL. "GÜLLÜ"
Reklam
Reklam
Reklam
Hüseyin YILMAZ

Hüseyin YILMAZ

ÖNCE KELÂM

ALİ GÖLLÜ DEĞİL. "GÜLLÜ"

02 Mayıs 2019 - 00:04

Yönler, toprak parçasıyla sınırlandığı takdirde, nerede durduğunuza göre bir mânâ ifade ederler. Şark, nereye göre şark? Kuzey, nerenin kuzeyi? İki hareketin ortasında Mevlevî gibi dönen dünya için neresi şark, neresi garb? Bu keşmekeşten sıyrılmanın en kestirme, en emin yolu; bir tarif edilmişten, bir sübuttan hareket etmek. Meselâ Türkiye gibi. Türkiye’nin şark ve garbını, cenub ve şimâlini konuşmak mümkün.

Coğrafya ve iklimin insanın şahsiyeti üzerindeki tesirleri İbn-i Haldun’dan beri neredeyse kaziye-i muhkeme. Sıcak iklimlerin insanın hissî ve coşkun oluşu, soğuk diyarlarda yerini buz gibi bir yılan soğukluğu, bir sürüngen yavaşlığına bırakır.

Bin dokuz yüz yetmiş yedide, henüz on yedi yaşında iken Ali Göllü adında birini tanıdım, Kayseri’de; bir talebe evinin koridoru, ya da salonunda. Benden sadece dört yaş büyüktü. Geriye doğru taradığı gür ve parlak saçları, muvazeneli çehresinde ikinci bir ruh gibi duran tebessümü, ışıltılı gözlerindeki hayat zenginliğini bastıran sâkinliği ile her hâfızada yer edecek kadar nev’i şahsına münhasırdı.

Üniversite imtihanlarına girmek için Adıyaman’dan kopup gelmiştik. Bir dâvânın henüz çok genç, hattâ çocuk denecek adamlarındandık; kitabdan ve bilgiden çok etrafımızda yaşayan, kendileriyle haşir neşir olduğumuz, büyüklerden, abilerden müteessir oluyorduk. İyiliklerine vuruluyor, eksiklik ve ufak tefek kusurlarına ânında küsüyorduk. Zirâ, büyük bir dâvânın bütün mensublarını büyük ve kusursuz görmek istiyor, öyle olmalarını bekliyorduk.

Şark, samimiyetin, fedâkârlığın, ikramın, cömertliğin ülkesidir… Bu tertemiz, berrak ve gür nehir batıya doğru aktıkça durgunlaşmaya, kirlenmeye, “Batılılaşma”ya başlar. Nihayet batıda karşınıza bozulan şark olarak çıkar: Kirlenmiş, değerlerinden kopmuş, unutmuş, zavallılaşmıştır artık. Bir nevi hilkat garibesi…

Kayseri, henüz şarka yakın bir noktadadır; batıdan aldıklarına rağmen hâlâ şarktır: Samimi, çalışkan, gayretli, misafirperver. Ali Göllü ise Kayseri’ye göre de şark olan Göksun’dan gelmişti; Kayseri’deki şarklıydı.

Sakın kimse coğrafî bir tahlilden hareketle umumî ve sarsılmaz hükümler çıkarmaya çalıştığımı düşünmesin; sadece hayatımın tecrübe ve müşahedelerine dayanarak, bir dâvânın potası içinde eriyen insanların bile coğrafî farklılıklarını nasıl koruduklarını anlatmaya çalışıyorum. Uzatmadan ifade etmek isterim ki, bin dokuz yüz yetmiş yedide Ali Göllü ile birlikte Nuri Olgun ve birkaç isim daha bizim için o kısa misafirlik günlerinde istinad noktası olmuşlardı. Adıyaman’da Nureddin Gürsoy, Maraş’ta Mehmed Polat, Malatya’da Mehmed Ali Abi gibi.

Mânevî vatanı tahrib edilmiş bir milletin çocuklarıydık. Kurtulduk sandığımız yerde öldürülmüştük, mânevî bir ölüm; hafızasız, şuursuz yaşamak gibi bir şey. Bin yılın bütün inanç, değer ve tarihini yıkıp geçen inkılâb furyasının vatansızlaştırdığı bir milletin katliamdan kazaen kurtulan yaralı fertleriydik. Risâle-i Nur, bize, tahrib edilen, kaybettiğimiz mânevî vatanımızı kazandırdığı için münebbih ve farklıydık, ister istemez diğerlerinden ayrılıyor, farklılaşıyorduk. Nurları en çok okuyan, en çok hazmedenler, en çok farklılaşanlardı. Bazen de bütün bunların yerini târifi güç, sırrı anlaşılmaz bir teslimiyet öne çıkıyordu. Teslim olanlar, dâvâlarına âşık olanlar en çok iş görenler oluyordu. Bütün ömrünü o minval üzere geçiren Nureddin Gürsoy gibi, Ali Göllü gibi. Dâvâlarına derin bir aşkla bağlı bu insanları hiçbir fırtına savuramadı, hiç bir mani şevklerini kırıp atalete düşürmedi, gayretlerini hiç kaybetmediler. Hz. Azrail, onları vazifeleri başında, aynı samimiyet ve cehd içinde, milletin imân selâmeti için çalışırken buldu. Allah cümlesine rahmet eylesin.

Ali Göllü’ye hiçbir zaman Göllü demedim; dilimde de, hafızamda da kırk beş yıl “Güllü” olarak yaşadı, “Güllü” olarak gitti. Vakıa durgun gölleri andıran sükûnetiyle soy isminin hakkını da veriyordu, ama  bütünüyle en nâdidesinden bir gül gibiydi. Gül gibi yaşadı, gül gibi kısa bir mevsimin tebessümü olarak hafızalarımızda bir boşluk bırakıp gitti: Acıtan, sarsan, özlettiren bir boşluk.

Ali Göllü, gerçek bir dâvâ adamıydı, emsâlleri hayli azalmış bir dâvâ adamı. Dünyanın bütün nimetlerine sırt dönmüş, kıt imkânlar içinde son nefesine kadar dâvâsına hizmet etmişti. Kirli ellerin, dessas ve şeytani akılların hedefi olmuş büyük bir hizmetin bütün herc ü merclerini yaşamış, acılarına katlanmıştı. Ama ümidlerini hep muhafaza etmiş, kopan her uzvunun acısını yeni bir uzuv ile telâfi etmeye çalışmıştı.

Çok sık görüşmezdik, ancak birbirimizi bilirdik; hep yakınlarda bir yerlerde olduğumuzu bilmenin hissi içinde idik. Hiç karşılaşmadığımız yıllar gibi, birkaç sefer karşılaştığımız yıllar da az değildi. Son birkaç yılda ise daha sık karşılaşırdık. Çoğu zaman yazdıklarımı takdir ederek okuduğunu belli eder, daha sık yazmam için teşvik ederdi. Dikkâtli ve mânidar sualler sorar, cevabımı büyük bir dikkat ve samimiyetle dinlerdi.

Bazen acıdığım olurdu. Dost muhabbetlerinde espirilerin hedefinde kalırdı. Bir kısmını daha kıvrak bir karşılıkla savuştururdu, bir kısmı karşısında ise bocalar, mahcub olur, ne söyleyeceğini bilemediğinden o fecir aydınlığına çok benzeyen tebessümüyle geçiştirmeye çalışır, fırtınanın geçmesini sabır ve tevekkülle beklerdi. Yanında yer almak, bu dostane espiri ve tacizlerin bir kısmını da onun hesabına göğüslemek isterdim, ancak yapamazdım. Zirâ Ali “Güllü”ye bu dikenli espirileri reva görenler de onun muhabbetiyle mest bülbülleriydi. 

Vefat haberini bir bahar seyahati için gittiğim sılâda, Gürlevik dağlarının karlı eteklerinde bir mesajla öğrendim. Bir ân durdum, yüksek dağlara, uçsuz bucaksız uzanıp giden ufuklara baktım. Ali “Güllü” abi, hayatımda ilk iz bırakanlardan bir güzel insan daha bu fânî hayattaki vazifesini tamamlamış, Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Ufuklara, yüksek dağlara, kar sularının coşturduğu derelere, şakıyan kuşlara, ufkumdaki boşluğu dolduran yeşilliğe bakarak, nemli gözlerle bir Fâtiha okudum. 

Ertesi gün dönüş yolculuğumuz vardı ve öğle namazı sonrasında Kayseri Camii Kebir’de Ali abinin cenaze namazı kılınacaktı. Bir nevi son vazifeydi bu. Namazdan hemen önce camie vardığımızda yukarıdaki satırları teyid eden bir kalabalıkla kaşılaştık. Türkiye’nin hemen her tarafından dostları, arkadaşları, kardeşleri, dâvâsının gönüllüleri son vazife için koşup gelmişlerdi.

Ali Abi’nin naaşı Nur Talebelerinin elleri üzerinde Göksun’a doğru yola çıkarken, biz İstanbul yolculuğuna devam ettik. Bu satırların bir nebze gecikmesi de şartların namüsaid oluşundandı.    

Büyük bir dâvânın bu samimî ve gayretli rüknüne Cenab-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret diliyorum. Rabb’im kabrini haşir sabahına kadar Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Başta muhtereme eşi ve çocuklarına sabırlar diliyorum. Unutulmamaları, yalnızlık hissi yaşamamaları temennimdir. Bu vazife hepimizin ama coğrafî olarak yakında olanlar için bilhassa vefa gereğidir.

Allah, cümlemizi Kendisine kul, habibine liyâkatli ashab olmayı nasib eylesin.
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum