Dr.Vehbi KARA

Dr.Vehbi KARA


İnsanlar Hürriyeti Elde Etseler de Yine Abdullahtırlar

23 Haziran 2020 - 15:51

İnsanlar Hürriyeti Elde Etseler de Yine Abdullahtırlar
İstanbul Üniversitesinde kabul edilmiş olan doktora tezimde “malikiyet” kavramına vurgu yapılarak gelecekte insanların bu duygu ile hareket edeceğini dile getirmiştim. Fakat “malikiyet” kavramı çok yanlış anlaşılarak insana yüklenilerek büyük bir hataya sebep olmaktadır.
Bu nedenle yeni çıkan kitabımda malikiyet yerine “özel mülkiyet” kavramını kullanmayı uygun gördüm. İşte bu yazıda çok yanlış anlaşılan malikiyet kavramına açıklık getirmeye çalışacağız.
Bediüzzaman Divan-ı Harbi Örfi isimli eserinde der ki; “İnsanlar hür oldular, ama yine Abdullahtırlar”. Yani insanlar her zaman için Allah’ın kulu ve kölesidirler.
İnsanlığın vahşet ve bedeviyet, kölelik, esirlik ve ücretlilik devirlerinden sonra geçirmesi beklenen özel mülkiyet ve hürriyet devrini, iyi tahlil etme zorunluluğu vardır. Aksi takdirde Allah korusun dehşetli bir kibir ve enâniyet hastalığı doğacaktır.
İnsan, malikiyet kavramını da aynı “ene” kavramı gibi ele alıp gerçek yönü ile Allah’ın yarattığı bir kul olma manası ile bakış açısından uzaklaşırsa felakete düşmesi muhakkaktır. Eğer mülkiyet ve malikiyet kavramlarını bir vahidi kıyasi olmaktan çıkarıp kendine mal ederse dehşetli bir kibir ve enâniyet hastalığına tutulurlar.
İnsanlığın son döneminde dehşetli bir dinsizlik ve inançsızlık hastalığına kapılacağı hadisi şeriflerden anlaşılmaktadır. İşte bu dehşetli inançsızlık hastalığından kurtulmak için malikiyet kavramı üzerinde bir parça durmak gereklidir.
Aslında benlik duygusu, ibadetin esas kaynağıdır. Yâni ene ile insan kendini kul olarak bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Yâni; başkasının mânasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebeîdir, ikinci derecededir. Başka birisinin vücudu ile kaim ve îcadıyla sabittir, îtikad eder.
Mâlikiyyeti, vehmiyyedir, yani hayal ürünüdür. Ancak kendi mâlikinin izni ile; görünüşte, muvakkat bir mâlikiyyeti vardır, bilir. Hakikatı, zılliyedir, gölgedir.
Malikiyetin vazifesi ise, kendi yaratıcısının sıfât ve şuûnâtına mikyas ve ölçü olarak, şuurkârane bir hizmettir. İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliyalar benlik duygusuna bu yönüyle bakmışlar, böyle görmüşler ve hakikatı tam olarak anlamışlardır.
Bütün mülkü Mâlik-ülMülk'e teslim etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik-i Zülcelâl'in ne mülkünde, ne Rubûbiyyetinde, ne Ulûhiyyetinde ortak ve nazîri yoktur; mûin ve vezire muhtaç değil; her şeyin anahtarı Onun elindedir; herşeye Kadir-i Mutlaktır.
Sebepler, bir perdedir; tabiat, bir şeriat-ı fıtriyyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir cetvelidir, mistarıdır. İşte şu parlak nuranî güzel yüz, hayatdar ve mânidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hâlık-ı Zülcelâl bir şecere-i tûba-i ubûdiyyeti ondan halketmiştir ki, onun mübârek dalları, âlem-i beşeriyyetin her tarafını nuranî meyvelerle tezyin etmiştir.
İkinci ve olumsuz bakış açısı ise her şeyi akılı ile çözmeye çalışan felsefecilerin yoludur. Felsefe ise, ene'ye mâna-yı ismiyle bakar. Yâni, kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu; aslî, zâtî olduğunu telakki eder. Yâni zâtında bizzât bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakikî mâliktir, der hata eder.
Çünkü benlikte ve enaniyettte bir hakikat-ı sabite zanneder. Vazifesini, kendisini sevmek bilir. Daha bir çok boş manaya mesleklerini bina etmişler. O esasların içlerinin ne kadar boş ve çürük olduğunu anlamak mümkündür.
Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; “İnsaniyyetin gayet-ülgayâtı, (teşebbüh-ü bil-vâcib)dir.. yâni Vâcib-ülVücud'a benzemektir” deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan açmışlardır.
İnsaniyyetin esâsında münderiç olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubâdiyyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlardır.
Nübüvvet yani Peygamberlik yolu ise “insanın gayesi ve beşerin vazifesi, dinin emrettiği güzel ahlâk ile aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, za'fını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp Rahmet-i İlâhiyyeye îtimad, ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbihhan olmaktır diye, ubûdiyyetkârane hükmetmişlerdir.

İşte diyanete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene kendi dizginini eline almış dalâletin herbir nev'ine koşmuştur. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insâniyyetin yarısından fazlasını kaplamıştır. Öyle ise malikiyeti anlamak için şu hususlara dikkat etmeliyiz:
Lehül Mülk, yani: Mülk umumen onundur. Sen, hem onun mülküsün, hem memluküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:”Ey insan!
Sen kendini, kendine malik sayma. Çünki sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır.
Kendi başına muhafaza edemezsin, belalardan sakınıp, levazımatını yerine getiremezsin.
Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azab çekme, mülk başkasınındır. O Malik, hem Kadir'dir, hem Rahim'dir; kudretine istinad et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek.
Zahmeti at, safayı bul”.
Hem der ki: Manen sevdiğin ve alakadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kainat, bir Kadir-i Rahim'in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak..cefasını değil, safasını çek.O hem Hakim'dir, hem Rahim'dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme, vesselam…
 
 Dr. Vehbi KARA 
 
 
 
Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum