Reklam
Reklam
Bilal Dursun YILMAZ

Bilal Dursun YILMAZ

BAKIŞ AÇISI

Korona'ya mektup

17 Mart 2020 - 14:30 - Güncelleme: 17 Mart 2020 - 16:40

Korona, senin canibinden bana gelen son mektupsun şimdilik… Bu da sana cevabım.
Sen ne ilk gelen mektupsun ne de son. Seni gönderen bundan önce de sayısız mektup göndermişti okumuş, ağlamış, gülmüş eğlenmiştik lakin ölüm gibi bir gerçeği unutturan zaman, senden önce gelen bütün mektuplarda yazılanları da bize bir şekilde unutturmuştu. Muhtemelen bir süre sonra seni de unutacağız. Hatta gelecek kuşaklar belki de seni hiç bilmeyecek ya da üç beş kelime ile anacak bizim yaptığımız gibi “İspanyol gribi” dediğimiz gibi sana da “Korona” deyip geçecekler… Çünkü insanız nisyanla malulüz…
Ey Korona! şuan seni konuşmayan var mı? Adına türkü yakmayan, senin için bir iki söz de olsa sarf etmeyen, seni tiye alıp “Korona korum sana”  demeyen kaldı mı? Bugünlerde seni yâd eden kimileri kaybedeceklerini kimileri ise maalesef kazanacaklarını konuşuyor. Kimileri senin üzerinden envaı komplolar üretiyor, kimileri ise hakikatleri paylaşıyor. Kimileri birilerini övmek için, kimileri de birilerine sövmek için seni kullanıyor.  Müslüman olanlar olaya İslami açıdan bakıyor; ayetle, hadisle sana bir açıklık getirmeye çalışıyor, gayri Müslim olanlar ise kendi pencerelerinden durumu seyrediyor. Materyalist olanlar bilimi mabut telakki ederken, cahil olanlar kuru bir tevekkülü şükür ittihaz ediyorlar. Lakin herkes bir şekilde seni konuşuyor Korona… 
Ben ise bir Müslümanım, bunun gereği olarak da adetullaha ve sünnetullaha riayet etmeye mecburum. Dolayısıyla adetullah dediğimiz şey ise hikmet dairesi içinde hareket etmeyi gerektirdiği için de sana karşı yaklaşımımda bilimle, nesnellikle, objektiflikle, rasyonalite ile ve teknoloji ile çakışan bir durum söz konusu bile değil.
Ey Korona!
Mektubunda ifade ettiğin manaların ilk etapta bana çok fazla tesir ettiğini söyleyemem. Hani duyduğum her salada “acaba kim ölmüş” derim ya kendi salam hiç aklıma gelmez ya… Bu durum da bana  “her bulduğunu yiyen pis Çinliler mazlum Uygurlara yaptığınız zulümlerin cezasını çekeceksiniz” duygusundan öte bir duygu hissettirmemişti. Ta ki ülkemde ilk vaka teşhisi ve ilk önlemler alınana kadar. Zımni bir iç dürtüyle zalimlere musallat bir memurun bana hücumu olmayacağı zannıyla Kâbe’yi tavafa kapatan Suuidiler’e bakışımı, onlara olan menfi duygularımı ise buraya yazmayacağım, çünkü aynını yaşıyoruz…
Ey musahhar bir memur olan Korona!
Sen ne kadar musahhar bir memur olduğunu nida etsen de isyan ve nisyan içine düşmüş bize sesini duyuramazsın. O sebeple fail bir memur olarak vazifeni icraatınla göstereceksin.  Senin muvazzaf bir memur olduğunu bilen ben ise sana nasıl ve hangi duygularla yaklaşacağımı bilemez bir haldeyim; senden korkmalı mıyım, senden kaçmalı mıyım, senden nefret mi etmeliyim yoksa seni sevmeli miyim? Bilemiyorum sana karşı duygularım çok karışık…
Başka tecrübelerimden de hareketle galiba seni sevmeliyim Korona. 
Yıllar önce yaşadığım bir takım musibetler karşısında çaresiz kalmış, bir çare bulmak için de başımı gökyüzüne doğru kaldırıp yıldızları tefekkür ederek bir medet aramıştım günlerce… Gözyaşları içinde yaptığım dualarımın ahirinde yıldızlar canibinden bana bir pencere açılmıştı, nedamet penceresi. O pencereden geçmişimin elem veren hatalarını görmüş, pişmanlık ateşiyle kavrulmuştum. Yaptığım hatalar, işlediğim seyyieler bana elim bir ıstırap veriyordu o zaman öyle enin edip ağlıyordum ki yerde değil belki ama semadaki bütün yıldızlar bu fizarımı işitiyordu. Günlerce belki aylarca süren o güçlü nedametim, duyduğum derin pişmanlıktan yanan bağrıma akıttığım gözyaşları ateşimi söndürmüş, gözlerimi de billurlaştırmıştı, fizarım netice vermiş  “Rahmeten lil âlemin” bana o yıldızlardan yeni bir pencere açmıştı billurlaşan gözlerimdeki kristalleşen yaşlar mutluluk kıvılcımlarına dönüşmüştü, huzuru yakalamıştım. Salmıştım hıçkırıklarımı huzura, çünkü ben musibetteki hayrı, çirkinlikteki güzelliği görmüştüm nida ediyordum yerdekiler duymasalar da “derdim bana derman imiş!” diye... Evet, bu hal; huzur halim bir süre devam etti tâki nisyan beni sarmalayana kadar… Unuttum, unuttuğumu da unuttum. Gaflet ruhumu ve bedenimi öyle bir sarmaladı ki maalesef beni rahatsız eden pek çok şeye karşı ülfet perde mi bir türlü açamıyorum. Açamıyorum ki bu haletten çıkayım, yeknesaklık beni içine aldı… Şimdi bu mikrop, bu taun, bu yeni tip veba isimlendirilmiş hali ile sen Korona beni çıkarır mısın bu hal-i merdümgirizlikten. Bana yeniden insan olmayı, insan-i olmayı, insan kalmayı ahsen-i takvîm olmayı sen hatırlatır mısın? Bunu yeniden bana öğretir misin sahiden? Vazifendeki o müthiş, o vakur, o sitayişkâr arz-ı endam duruşunla… Öyle ya dünya liderleri, yıldız tabir ettiklerimiz, zenginler sadece masum çocuklar hariç herkes senin önünde eğiliyor, hatta secde ediyorlar… O yüzden belki de iterek çeken caziben beni mutlu etmeli…
Canib: Yan, yön, cihet, taraf, yüksek taraf. 
Nisyan: unutma, unutuş. 
Âdetullah ve Sünnetullah: Allah'ın evrendeki ahengi, düzeni ve uyumu sağlamak adına koymuş olduğu yasalardır. “Allah'ın koyduğu yasa, nizam” anlamına gelmektedir. 
Hikmet: ilim, sır, gaye, fayda, adalet, felsefe demektir. 
Musahhar: Fetih ve teshir olmuş, ele geçirilmiş. Zapt edilmiş. İtaat ve hizmete alınmış. 
Nedamet: pişmanlık. 
Fizar: Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak. 
Merdümgiriz: toplumdan kaçan, insanlar arasına karışmaktan çekinen (kimse).
Ahsen-i takvîm: En güzel ve mükemmel şekil. İkinci olarak da "insan" anlamlarına gelir.

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum