Bilal Dursun YILMAZ

Bilal Dursun YILMAZ

BAKIŞ AÇISI

BENİM.28 SUBAT'IM

27 Şubat 2021 - 11:10

Benim 28 Şubatım

Benim 28 ŞubatımBu köşeden yazmam konusunda beni her daim teşvik eden Bülent Ertekin abim mesaj atmış; “28 Şubat temalı bir yazı yazar mısın” diye. Ben de “olur ağabey” deyince farz oldu bu konuda yazmak.

27 Mayıs 1960,

12 Eylül 1980,

28 Şubat 1997,

15 Temmuz 2016

Ve daha araya sıkıştırılacak bir sürü darbe teşebbüsleri, kargaşalar, ayaklanmalar, muhtıralar ve sair…

İnsanın aklına bazen şöyle bir soru, düşünce geliyor, gelebiliyor: “%50’den fazla oy almış bir başbakanın sudan sebeplerle darbe yapılıp asıldığı bir memlekette 28 Şubatı darbe diye konuşmak abestir. 28 Şubatta fiili bir darbe olmamış sadece ‘demokrasiye balans ayarı çekilmiştir’ bunu ne kadar da uzatıyoruz, abartıyoruz. Olan olmuş, geçmiş bitmiş. Üstelik de bu işin çilesini çekenlerin büyük bir kısmı bugün sefasını sürüyor. Artık aradan 20 yılı aşkın bir süre geçmiş hala aynı konu temcit pilavı gibi dönüp dönüp önümüze geliyor. Sürekli aynı şeyleri niye yazalım, adına ne diyelim de bu konuyu sürekli gündem edelim, başörtüsü sorunu mu kaldı, dindar memur, amir sıkıntısı mı var”

Evet, bu ve benzeri düşünceler benim, onun bunun, şunun akla gelebiliyor. Lakin hafıza-i beşer nisyan ile malüldür, insan unutur. Unutmak bazen mükâfat olsa da bazen de mücazattır. Bazı şeylerin değerini kavramak için illa onlardan mahrum olmak mı gerekiyor, illa da bir cezaya mı müstahak olmalıyız ki kadir kıymet bilelim?

28 Şubat…

Ben ki seksen küsur milyonluk ülke nüfusu içinde sadece bir sayıdan ibaret vatandaşım. Hiçbir ayırıcı özelliğim, bir popülerliğim yok diyebilirim. Ünlü değilim, zengin değilim, bürokrat değilim, amir hiç değilim, ekstra yeteneklerim, kayda değer başarılarım, bir buluşum, bir icadım yok. Hatta kurduğum pek çok işi de hezimetle bitirmiş, başarısız bir girişimciyim. Yani tevazudan değil, hakikaten söylüyorum bunları. Sıradan bir insanım. Ama ben bile 28 Şubatı iliklerine kadar yaşamış bir mağdurum. Şöyle düşünebilirsiniz “niye sen bile? bir fırtına, bir dolu, bir afat oldu mu açıkta kalan herkes bundan az ya da çok nasiplenir. Bu ülkede nice darbeler oldu zarar görenler genelde sıradan vatandaşlar oldu. Kardeş kardeşi katletti” Haklısınız. Bazen böyle bir düşünce oluyor; “darbeler hükümetlere ve hükümetle iş tutanlara yapılır.” Hayır, darbeler salt mülki idareyi elinde tutanlara, siyasetçilere yapılmaz ki bütün bir millete yapılır. 28 Şubatın “balans ayarı” yaptığı siyasi düşünce yirmi yıldır iktidarda, bunun son on yılı da muktedir bir iktidar. 28 Şubatın mağdur ettiği siyasetçiler, iş adamları, bürokratlar, akademisyenler, yazarlar, sendikalar, bilumum 28 Şubat mağduru STK’lar, AİHM’ne ilk davaları açan başörtüsü mağdurlarının birçoğu o dönem yaşadıkları travmaları bugün kazanca tebdil eylemiş durumdalar. Bugün bunları görünce insanın aklına ister istemez girişte yazdığım o paragraf geliyor. 28 Şubatı lehine çevirebilmiş bir kısım azınlığa bugün bakıp sanki o dönemin mağdur ettiği garip/gureba, mazlum ve maznunlar yokmuş gibi bir hisse kapılıyor insan. O palet darbesine maruz kalanların sanki hepsi rövanşını almış gibi düşünebiliyor insan…

Ben 1993 yılının sonlarında İzmir’e geldim. Henüz 13-14 yaşlarımdaydım. Rahmetli babam 91 seçimlerinde merhum Erbakan’a oy vermiş köyde adı “Erbakancı” olan iki kişiden biriydi. Oysa henüz 12 yaşlarımda olan ben Erbakan kim, nedir neyin nesidir tanımıyordum bile. İzmir’e gelince de her çocuk gibi babamı taklit ederek onun yolundan gittim ben de “Erbakancı” oldum. Dayımın yanında berber çırağı olduğum 94-95 yıllarında çok fazla gazete okurdum. O dönem geleneksel medyanın revaçta olduğu bir dönemdi. İnternet çok mahdut, hatta yoktu bile. Gazetelerin tirajları milyon bantlarındaydı. Tabi o zamanın Türkiye’sinde “medya, banka, holding” üçlemesi vardı, gazete patronları çok güçlüydü. Bizim ülkemiz için medyanın birinci kuvvet olduğu tartışılıyordu. Medyanın kahir ekseri Doğan, Bilgin ve Uzan gruplarındaydı. Kendi aralarında elbette bir rekabetleri vardı ama bu medya gruplarının müttefik oldukları bir konu vardı ki o konuda hep birlik olurları: İslam dinini, Müslümanca yaşayanı hakir görmek, tenkit etmek, İslami düşüncelere öcü gibi bakmak, hele siyasal İslam ki nefret ettikleri ortak paydalarıydı. Ramazan aylarına mahsus İslami yazılar, bazen Cuma günlerine has konular yer yer bu gazetelerde işlense de genelde bu tür yayınlar geleneksel bir ritüelden öteye geçmezdi. “Aşırı dinci” tabiri bu medya grupları için alelade bir kavramdı. Onlara göre İslam’ı öğretmek, yaşatmak, buna öncü olmak eşittir gericilikti, irticaydı. İşte o yıllarda ülkede İslami vasfı öne çıkmış pek çok alanda bir yeşerme, filiz atma görülmeye başlanmıştı. Tabii ki bu kök derinlerdeki bir köktü, mazisi evveldi şimdi yeniden filiz veriyordu. İslami hassasiyeti ön plana çıkaran dini ezgiler, özel radyo kanalları, aktüel yazarlar, bazı gazeteler, fikir akımları, STK’lar siyasiler, dindar insanların paralarını bir araya getirip kurduğu holdingler çoğalmıştı. Genel anlamda İslami bir popülizm gözle görülür düzeye ulaşmıştı. Bu durum, ülkeyi idare edenlere her daim ayar veren hâkim medya kuruluşlarının tabii ki dikkatini çekiyor, her gün onları karalayan, küçümseyen yayınlar yapılıyordu. Ben de bir yandan bu yayınları takip ediyor öbür yandan da gizli gizli Milli Gazete alıyordum. Gizli alıyordum çünkü dayımın yanında çırak olarak çalışıyordum bir maaşım falanda olmadığı için bir gazeteye para vermeme dayım razı değildi. Unutamayacağım anıdır buruşturup dolaba attığım Milli Gazete’nin bir sayısı dayımın eline geçmişti gazetenin tarihine bakmış, yeni bir gazete olduğunu görünce de beni bacaklarının arasına kıstırıp zorla gazeteyi ağzıma tıkamıştı. Henüz çocuk olsam da babam hürmetine siyasi bir aidiyeti o dönemlerde kazanmıştım. İşte o zamanlar 28 Şubat post modern darbe diye tarihe geçen o kara lekenin ayak sesleri, rap rapları duyulmaya başlamıştı. Müslümanca düşünen fikir adamları, siyasiler o dönem medyasında her gün İran’la, Afganistan’la özdeştirilip, sürekli bir irtica hortlatılıyordu. Medyanın oluşturdu gündem bir paranoyaya dönüşmüştü. Gün gün ya İran ya da Afganistan oluyorduk. Bu duruma karşı tez bir önlem alınmalıydı. Hâkim kamuoyu oluşturucuları, eşik bekçileri askeri erke, bürokratik oligarşiye sürekli bunları salık veriyordu. 94 belediye seçimlerinde İstanbul’da Erdoğan, Ankara’da Gökçek’in belediyelere reis seçilmeleri tehlikenin (!) boyutunu öyle bir göstermişti ki artık amiral gemi, Hürriyet’te de, Sabah gazetesinde de irtica haberinin olmadığı neredeyse gün yoktu. Refah Partisi’nin 96 genel seçimlerinden birinci parti çıkması, ülkede İslami yayın yapan özel radyoların artması ve çok sayıda İslami içerikli neşriyat, büyük tirajlı gazeteler olmasa da çok sayıda İslami fikir ağırlıklı dergiler, MÜSİAD gibi kuruluşlar, çok sayıda İslami duyarlılığı yüksek STK kurulmuş ve görünür olmuşlardı. Bu durum bürokratik oligarşiyi, TÜSİAD gibi ayrıcalıklı zümreyi, ülkeyi kendilerinin yönettiğine artık inanmış medya baronlarını, siyasete çok meraklı askerleri çok tedirgin ediyordu. Bunlara bir dur denmesi lazımdı. Ayrıcalıklı sermaye, onların şişirdiği STK’lar, siyaset yapısının/siyasilerin meydana getirdiği bürokratik oligarşi, medya ve tabi ki tatbikatçı generaller hep birlikte ele verip adını bugün sokaktaki halk dediğimiz insanların anlamadığı bir ifade olan post modern darbeyi doğurdular. Bunlar benim süreç içinde görüp, yaşayıp, hissettiklerimdi. Şimdi yerim kalmadı ki sıradan bir vatandaş olan benim bu süreç içinde kişisel olarak neler yaşadıklarımı anlatayım.

Ama konumuz buydu; benim yaşadıklarımdı, “benim 28 Şubatım”dı yazmadan geçemem…

Ülkede, yukarıda saydıklarım yaşanırken ben de bu sırada garip, fakir kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan ama üzerinde de ağır bir aile sorumluluğu hisseden bir vatandaş olarak küçük bir berber dükkânı işletiyordum kardeşimle birlikte İzmir Karşıyaka’da. O sırada bir ihtiyaca binaen meşru yoldan liseye kayıt yaptırmıştım. Tek amacımız vardı kardeşim ve benim kendimizi toparlayana kadar bir süre ayakta kalabilmek, hayata tutunmak. Çünkü elimizden tutan da pek yoktu. Liseye yazıldım ama okumak birinci hedefim değildi. Bari gerekçesini de söyleyeyim: vakti gelen askerliğimi kardeşim ortaokulu bitirinceye kadar bir süre tehir etmekti, amacım buydu. Fakat liseye başlayınca okumayı sevdim. Hatta çok sevdim. Ve lise 3’e başladığımda lise birinciliğini garantilemiştim. Tabi diğer öğrencilerle aramdaki yaş farkından mütevellit daha bilinçliydim bundan dolayı da derslerim iyiydi. Bu dönem tam da 28 Şubat denen o meşum sürece denk geldi. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz/Azcimendi (hepsi kurguymuş), başbakanlık konutunda şeyhlere iftar, Sincan’da Kudüs gecesi, Mezarcı, Şevki Yılmaz derken pat diye Ankara’da caddeye çıkan tanklar, demokrasiye balans ayarı ve sonuç toplumda derin bir korku, sindirme, cadı avı ve ne yazık ki toplumun bir kesiminin de buna destek vermesi… Öyle bir cadı avı başladı ki kendisini bugün bile tanımadığım lisedeki bir kız öğrenci ve onun velisi benim de adımı vererek valiliğe bir şikâyette bulunmuşlar, sol bir eğitim sendikası da bunlara destek vermiş, organize işler çevirip bazı sitayiş ve nümayişlerle bir cadı avı başlatmışlardı. Ben, bir anda kendimi Hürriyet ve Milliyet gibi gazetelerin bölge sayfalarının başyazılarında buldum. “Lisede irtica” “yaşı büyük olduğu halde okula kayıt yaptırılan Dursun Yılmaz okulda irticai örgütlenmeyi yürütüyor”. “Çocukları cemaat evlerine gönderiyor, yine aynı şekilde öğrencilere kantinden bir şeyler ısmarlıyor, onlara para veriyor ve hatta öğretmenlere Risale-Nur dersleri veriyor gibi ifadelerle hakkımda yazılıp çiziliyordu ve benim bunlardan inanın haberim bile yoktu. Yıllar sonra o gazete kupürlerini o dönemin müdür muavini bana vermişti. Gazetelerde yazanlardan haberim yoktu ama bu arada sürekli sivil polisler, siyasi şubeden gelen gidenler, iş yerimde incelemelerde bulunan sivil memurlar, dükkâna aldığım gazeteleri sorgulayan, onları tetkik eden siyasi şube memurları, her hangi bir vakitte ansızın gelip beni bir kenarda sorguya çeken polisler… Tabi bu kadar da değil, Ankara’dan MEB’ten müfettişler geliyor başka bir okulda beni sorguluyorlar. Lise talebesi olan diğer arkadaşlarımı da aleyhimde şahit göstertip beni onlara jurnalletiyorlar. Allah’ım müfettişlerden akla ziyan sorular… Birini hiç unutmuyorum; müdür muavinin adını vererek “sen ona Gençlik Rehberinden dersler yapıyormuşsun bu doğru mu?” diye sormuş bunun cevabını almadan arkasından da şunu sormuştu; “ona tarikat dersi de veriyor muşsun?” ne demek istediğimi anlamamış olabilirsiniz kısacası demek istediğim; ne sorduğunu bilen birisi bu iki soruyu birlikte sormazdı. Çünkü hem risale hem tarikat dersi bir arada olmaz olduğunu bilirdi ama olsun onlar için her İslami şiar bir tarikat emaresiydi. Bu soruları koca müfettişler soruyordu, üç kişiydiler. Bir anda gelişen bu durumlar sonunda okula gidemez olmuştum, üzerimde ağır bir sosyal baskı oluşmuştu. Öğrenciler benden bir vebalı gibi kaçıyordu. Arkamdan kulis yapılan bir “ötekiydim” herkes benden kaçıyordu. İlgili sendika olaya el atmış MEB bürokrasisi hemen görevini ifa etmiş (!), bazı öğretmenlerin yerleri değiştirilmişti. Öğretmenlere verilen en hafif ceza başka bir okula gönderilmek olmuştu. İdarede görevli olanlar ise il ve ilçe dışına sürülmüştü. Zarar veremeyecekleri tek kişi ben sayılırdım çünkü memur değildim, lise öğrencisi olmak dışında hiçbir vasfım, statüm yoktu bir üniversiteyi kazanmış istikbal vaat eden biri bile değilim. Bana ne yapabilirlerdi ki? Zanlar ve ithamlar dışında asayişe münhal hiçbir vukuatım yoktu. Bütün bu süreç 28 Şubat muhtırasından sonra gelişmişti. 98-99 eğitim-öğretim döneminin son günleriydi. Okulların kapanmasına çok az bir zaman kalmıştı. Tabi ben artık okula gidemiyordum. Okula gidememek çok önemli değildi, devamsızlık problemim yoktu. Zaten dönemin sonu da gelmişti. O zamana kadar sınıfta notları en yüksek öğrenci bendim. Bu sebeple okul birinciliğim garantiydi. Bu bir öğrenci için çok mu önemli ki? Evet, bu bir öğrenci için hem maddi hem de manevi olarak çok önemli bir şeydi. Çünkü okul birincilerine üniversiteler kontenjan hakkı veriyordu bu vesileyle belki de istediğim bir üniversitede okuyabilecektim. Manevi etkisini söylemiyorum bile… Tabi bu süreçten sonra allem kullem edip lise birinciliğimi benden sonraki öğrenciye ihdas ettiler. O öğrenci okul birincisi yapıldı. Lakin puanlarım gereği takdir almamı engelleyemediler. Takdir aldım da ne oldu? Okul idaresinden karne törenine katılmamam istendi. Ve ben takdir aldığım halde, hatta ortaokul temelim olmadan 20 yaşında liseye gidip başarılı bir öğrenci olmamın yanında bir işletmeyi de ayakta tutarak vergisini ödeyen bir vatandaşken öz yurdumda parya muamelesi görmüştüm. Elbette “bin yıl sürecek” denilen 28 Şubatın ömrü o kadar uzun sürmedi ama etkileri de hemen bitmedi. Bir kısım hükümleri ta ki 2010’lara kadar sürdü. Ve ben maalesef üniversitede de 28 Şubat uzantılarının mağduru olmaya devam ettim… İşte size sıradan bir vatandaşın 28 Şubattan payına düşen somut bir örnek “benim 28 Şubatım”. Başa dönersek acaba abartılıyor mu 28 Şubat?

İşte bunun içindir ki hayatımda hiç slogan atmamış, hiç çığırmamış, hiç futbol tezahüratı yapmamış biri olarak 15 Temmuz gecesi sabaha kadar “geçmişte sustuk şimdi susmayacağız, yedirmeyeceğiiiz” diye Konak meydanında bağırmıştım. O anlar sesimi daha yüksek nasıl çıkarırım diye gözüm hep bir yerlerde bir megafon aramıştı. Acaba caminin megafonunu ele geçirir miyim diye bir iki yeltendim ama buna izin vermediler. Evet, bu yazının sonuna küçük bir not olarak diyebilirim ki 15 Temmuzda hain darbecilere gösterilen halk iradesi diğer darbelere gösterilemeyen tepkinin bir rövanşıydı.


FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum