Reklam
Reklam
Bilal Dursun YILMAZ

Bilal Dursun YILMAZ

BAKIŞ AÇISI

Başlıksız…

30 Eylül 2020 - 16:28

İçtimai hayata yönelik mühim tespitlerimin olduğunu başlık koyamadığım bir yazı… 
Geçmiş hayatım bilirim ki ailemle mahdut birkaç kişi dışında kimse için çok da önemli değil, zaten kendi geçmişimi anlatmak için de yazmıyorum, fakat anlatmak istediklerimi mücessem, müşahhas kılmak istiyorum. Bunu da başkaları üzerinden değil de bazen kendi geçmişim üzerinden göstermeye çalışıyorum. Zaten insan kendi dışındaki hayatların iç yüzünü ne kadar bilebilir ki? İnsan, bilinmek istediği oranda kendini izhar eder. Dolayısıyla zahir olduğu kadar insanları tanırız. Duyguların, hayallerin, hislerin çoğu dışarıya yansıtılmaz, ya da yansıtılamaz bu sebeple insana dair şeylerin çoğu zahir sebepler üzerinden yapılan bazı genellemelerle izah edilmeye çalışılır. Kendi üzerimden yazmamda ki ikinci sebep ise başkalarını taltif eden, öven şeyler yazmak, söylemek güzel, bu durum nefis sahiplerinin hoşuna gidiyor lakin ola ki zülfüyâra dokundun mu bir kaşık suda boğmak isteyen ilk kişiler hemen yanı başındaki dostların, ahbapların oluveriyor. O yüzden bazı meselelere dair örnekleri kendi yaşantımdan, deneyim ve gözlerimden veriyorum ki hem mesele havada kalmasın hem de zülfüyâra dokunmasın. Varsa bir taşım da gitsin kendi nefsime çarpsın… 
Bu yazıma çok kullanılan iki kavramı konu ettim;
Bireysellik ve minnet…
Bu iki kavram üzerinde bazı sosyal tespitlerde bulunmak istiyorum. Bireysellik; bu kavramı allayıp pullayıp bugünün sosyal hayatına dayatan Batı, Doğu toplumlarında yani bizlerde tam muvaffak olamasa da büyük ölçüde başarılı oldu. Bazen insan bu kadar kötü olan bir şeyde bile “keşke Batı muvaffak olsaydı” diyebiliyor… Çünkü: dejenere olmak aslı olmaktan daha kötü bir şey. Biz, Batı’nın bireyselci yaklaşımını bütün olarak benimsemesek de sosyal dünyamızı yani akrabalık ilişkilerimizi, yaşam biçimimizi büyük ölçüde ona göre şekillendirdik. Özetle, tam olarak bireysel yaşamayı başaramasak da toplumcu yaşamdan da uzaklaşmayı tercih eder olduk. Fakir geçmişimizden gelen korkudan olsa gerek “mülke sahip olmak” arzusu biz de “evladını düşünme” şekline büründü. Bu sebeple biz evlatlarımızdan Batı’daki kadar belki kopmadık “18 yaşına geldin bak başının çaresine” diyemedik, bunu biraz da İslami motiflerin sosyal hayatımıza kısmen de olsa hâkim olmasından yapamadık. Dikkat ettiyseniz “İslami hakikatler” yerine “İslami motifler dedim” düşünceme göre artık İslami yaşam biçimi yani ahkâm-ı ilahi benim de içine dâhil olduğum ekseriyette bir ölçü, bir kıstas olmaktan öte bir hal aldı… Sadece beş vakit namaz ile yılda bir ay oruç ve birkaç görsel öge hepsi bundan ibaret Müslümanlar olduk… Hani o “komşusu aç iken tok yatan benim ümmetim değildir” diyen sosyal anlayış, nerede “adaleti mülkün temeli” yapan inanç ve azim… Üç gün önce TV’den dinlediğim bir haber şuydu : “oğlunu türlü hilelerle ilahiyat fakültesine araştırma görevlisi yapan bir rektöre soruşturma açıldı.” Sadece bu örnek bile İslami yaşam biçimimizi anlatmaya yeter de artar bile Bekri Mustafa'nın Sultanahmet Camii'ne imam olması gibi… 
Sanayi, ekonomi, teknoloji gibi pek çok alanda gelişmiş Batı medeniyeti, ekonomisi zengin ülkeler bireyselliği bugüne kadar nirengi noktası yaptı. Batı, bireyselliğin geliştiği ölçüde sosyal hayatın daha demokrat, daha rahat, daha müferrah olacağını ileri sürerek bütün müspet şeylerin müsebbibi olarak bireyselliğin gelişmesi gerektiğini ön plana çıkardı. Yani son yüzyıldır bireysellik Batı’dan bize daim pompalanan bir ilerleme ölçütü kabul edilmekte, bütün kanunlar, nizamlar bu ferdiyetçi anlayışı hâkim kılmak için yapılmaktadır.
Lakin bugün Batı’nın da içinde olduğu dünya manevi bir buhran geçiyor, bir arayış içinde. Bence bu krizin temel sebeplerinden biri de insanlık için “Âlâ” bir makam gibi sunulan işte bu ferdiyetçilik anlayışıdır… Tek kelimeyle; bireysellik dediğimiz bu illet sosyal dünyamızı mahvetti ve edecek de… Bugün cem olmamızı engelleyen Korona musibeti belki de kaderin adaleti cihetinden insanlığa vurulmuş şiddetli bir şamardır ki artık iki kişi bir araya gelemiyor, kucaklaşamıyoruz…
Sosyolojinin, sosyal psikolojinin temel ilgi alanı olan ve kendisine bugün dahi büyük önem atfedilen, evrensel bir değer kabul edilen bireysellik nasıl olur da bizi mahveder diye haklı bir soru sorabilirsiniz, haklı diyorum çünkü zahire göre öyle…
Batınını yani bu meselenin iç yüzünü ise güncel hayattan, yaşanmış şeylerden örneklendireceğim ki somut olsun. Bu ufunetli gördüğüm yaraya beylik cümleleriyle değil de hayatın pek düşünmediğimiz alanlarından örnekler göstereceğim. Yani biraz yaşam deneyimlerimden bahsedeceğim. Zaman zaman geçmiş yaşantıma dair şeyler paylaştığımı bu köşeyi takip edenler bilirler. Bir dağ köyünde garip ve fakir olarak dünyaya geldim. Evin ilk “mörbedi” olmam hasebiyle 6 yaşında çoban oldum. O dönemler ahırında tarlayı sürecek öküz, işe koşturacak at, yağı, sütü, peyniri ve tabiiki yünü karşılayacak 15-20 koyun 3-5 inek ve birkaç tavuk bulunduran bugünkü tabirle muhtaç olmayan insandı. Fakir sayılmazdı. Biz de bu hesapla fakir değildik belki de... Bir koyun satıp şeker bir koyun da satıp sabun, gaz gibi öteberi alınır, giyim eşyası ekseriyetle şehirdeki akrabaların toplayıp gönderdiği ikinci, üçüncü el eşyalar olurdu. Kendi ürettiklerimizle, mahsulümüzle geçinir giderdik. Muz’u bilmesek de az bulsak da mevsiminde tükettiğimiz ama tadına doymadığımız elma, armut, ayva, üzüm, ceviz gibi meyvelerimiz olurdu, ambarda haro (küçük silo) içine anamızın saklanmış olduğu elma, ayva gibi bazı meyveler de ya bir hasta için çıkar ya da kışın ortasında kesilirdi. Çıtos, patos gibi cipsleri, türlü şekerlemeleri, kajuyu bilmesek de pestil, ceviz, dut kurusu gibi yemişleri yemeye ara sıra muvaffak olurduk. Ve tabi ki nimetin oburu olmadığımızdan bunlardan müthiş hazlar alırdık.
Küçük köyümüzün minicik mahallerinde herkes birbirine akrabaydı. Bu akrabalar köyün çetin şartlarının getirdiği sıkıntılardan ve bugünkü şehirli toplumda da ziyadesiyle var olan dedikodu, laf taşıma, bozgunculuk gibi sebeplerden ötürü genellikle birbirine küs olurdu.  Küslüklere bazen kan bile karışırdı ama yine de insanlar birbirinin koyunu kuzusunu göz ucuyla takip eder, el ucuyla yardım eder, harmanına el atar, tarlasına çift sürerdi. Kimsenin hayvanı aç, kimsenin ekini tarlada kalmazdı el birliği edilir işler bir hal yola koyulurdu. Eğer yalnız kalmışsa komşusu, küs olsa da onu darda koymazdı. Herkesin herkese el altından bir minneti vardı…
İşte ben, yukarıdaki kısmen tarifini yaptığım köy yaşamının son demlerinin yaşandığı zamanlarda köyümden ayrıldım. Köylerde imkânı olana gelenek olan bir yolla köy yaşamından uzaklaştım. O zamanlar adetti akrabaya el uzatmak, yardım etmek (bugün de bu adet farklı şekilde elbet devam ediyor. Yukarıda bahsini ettiğim haber gibi) bana da İzmir’e yerleşmiş amcazadelerim ve halam yardım etmişlerdi. “el verelim, yardım edelim de oksun çocuk” diyerek kurbanlık hayvanların taşındığı bir kamyonla İzmir’e gelmiştim. Hayvanların yünü dedim ya üstte, geçenlerde hanım o günkü yünlerden doldurulmuş bir yastığı yıkamak için dökmüş fakat yünü beğenmemiş “keşke hiç makinaya sokmasaydım da…” diye serzenişte bulunmuştu imalı şekilde. Evet, o zamanlar köyde yaşayan bizler elbise mağazasını zaten bilmiyorduk öyle yastık altına sakladığımız bayramlık ayakkabımız falan da olmazdı, en büyük mutluluğumuz anamızın ördüğü yün çoraplardı. O da yünün hasından olurdu, yünün kırığı döküğü de yatağa, yastığa girerdi. Zayi edemezdik. Bugün 200 yüz lira verip pamuk gibi ak-pak yün alan elbet o günkü durumu değerlendiremez… Dedim ya en özel eşyamız belki de koyunyününden örme çoraplarımızdı. Bir temmuz günü işte o çorapları giyip 2000 rakımından 0 rakımına doğru içi hayvan dolu kamyonla yol almıştım gurbete. Yaş 12, telefon yok, Whatsapp yok… Ayağımda yün çorap, kara laktik, gelmiştim İzmir’e okumaya o zaman ki tabirle “adam olmaya” acaba adam böyle mi oluyor? Okuma serüvenim umduğumuz gibi gitmedi, tekrar köye döndük. Sonra İzmir Karşıyaka’daki dayılarım “bu çocuklara bir el atalım” deyip bu safer de onlar çağırdı köyden berbere çırak olarak. Sonra kardeşlerim büyüdü ben onlara, onlar bana destek oldu. Velhasıl şuan 41. Yaşımdayım kırk yaşıma kadar akraba desteğiyle bir ömür sürdüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Bu da ben de içten içe kanayan bir yara oldu. İçimden hep şu geçerdi; “bıktım minnet altında yaşamaktan, ah bir özgürlük elime geçse, kimseye muhtaç olmadan yaşasam” diye hem dua eder, hem iç geçirirdim. Anamdan duyduğum en muteber dua; “değil düşmanıma, dostuma bile muhtaç etme Allahım”dı. Velhasıl kısmen de olsa en azından maddi olarak bu minnet altında yaşamaktan 41. Yaşımda kurtuldum. Böylece her şeyin daha iyi olacağını düşünüyordum. Öyle ya yıllarca minnet duymaktan ezilmiştim. Lakin öyle değilmiş… Öyle olmadığını yaşamayana anlatmak belki de imkânsız. Bu durumu yaşamadan birisi bana anlatsaydı emin olunuz ki “he hee” der geçerdim.  Ben de anlamazdım…
Evet dostlar,
Yukarıda sözünü ettiğim halam, amcam, dayım, teyzem bil umum akrabamın bir şekilde ben de emeği oldu. Hepsinin minneti altında kaldım. Biri yolumu açtı, biri önümü açtı, biri sanat öğretti, diğeri başka şekilde yardım etti hakeza… Velhasıl o süreçlerden geçerken bazen çocuk kalbim rencide oldu, ağladığım ıssız geceler, hayallere daldığım uzun yollar oldu, gençken gururum incindi, çocukken kalbim kırıldı…  Ben bunları yaşamımda derin yaralar saydım. Hep bu minnet duygusundan kurtulacağım bir hayat temenni ettim. Bu istediğim şey bireysellik denilen şeyin ta kendisiydi… “Kimseye eyvallahı olmayan bir hayat”. Bunun özgürlük olduğunu zannettim. Acaba bu zannı sadece ben mi ettim?
Oysaki şu yukarıdaki minnet dediğim şeyler sayesinde bugün akrabalarım benim için manen yaşıyorlar. Her birine belki onların arzu ettiği boyutta olmasa da derin bir sevgi ve saygı duyuyorum. Ölmüşlerinin ruhuna daima Kur’an okuyorum. Onları görmekten hala gerçekten haz alıyorum. Çeşme’ye tatile değil de onları görmeye gitmek bana daha çok haz veriyor. Bunda o kadar samimiyim ki… O minnetmiş meğer bizleri sosyal yapan, o minnetmiş bizleri insani yapan, o minnetmiş meğer hayata değer ve anlam katan. Yoksa bireysel yaşamda sevgi yok, hoşgörü yok, yardım duygusu yok, acıma hissi zayıf kısacası sosyal hayat değimiz şeyin artık sosyalliği yok. Tam bir bencillik üzerine kurulmuş. Sadece haz var, tatmin olmak isteği var ama tatmin yok… “komşu komşunun külüne muhtaçtır” anlayışından bugün geldiğim yer  “nerede inceyse orada kopsun” anlayışı. İşte bu bir yıkım, çöküş ve yok oluş… Ruh darlığım sırasında sohbet ettiğim yârim: “ben minnet duygusu yaşamaktan bıktım” diye bir cümle kurunca o zaman kendime geldim. Minneti mihnet zannediyorduk oysaki minnet duygusundandı ilişkiyi koparmamak, alttan almak, bazen de yutkunmak. Ne zaman ki o minnet ortadan kalktı evlat anaya, gelin kaynaya sen yoluna ben yoluma anlayışı baş gösterdi ve anladık ki bireysel değil, kolektif yaşamak hayatı değerli kılıyormuş. Ama artık tren de kaçtı, arkasından el salla… Ya da koştur ki yetişesin ya da bekle ki tekrar dönsün… 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum